Sınırsız Bir İmparatorluğun 'Sınırlı' Kadınları

Sevgican Dalga

8 Mayıs 2021
Sınırsız Bir İmparatorluğun 'Sınırlı' Kadınları

Devlet-i Aliye’nin bile ferman konusu oldu kadınların çarşafları. Başa geçen her padişah kadınların ne giyeceğine, nasıl giyeceğine, ne zaman, nereye gideceğine, nasıl gezeceğine, kimlerle nerelere girip giremeyeceğine ve daha pek çok şeye ilişkin fermanlar çıkarıyordu. Özellikle batıdan gelen kadınlar (İstanbul’un fethinden sonra) tehlikeliydi, onlardan etkilenmemeliydi kadınlar.

Sınırsız bir imparatorluğun en “sınırlı” yanıydı kadınlar.

Yaklaşık altı yüzyıl süren, üç kıtaya uzanan topraklarıyla ünü dünyayı saran bir İmparatorluk; Osmanlı İmparatorluğu ve en az kendisi kadar çok konuşulan ama az bilinen kadınları.

Saraylısı, şehirlisi, köylüsü, göçebesiyle; müslim’i, gayrimüslimiyle bir uçtan bir uca imparatorluk topraklarında sınırları belirlenmiş “içerde” yaşanan hayatlar.

Bizanslı yabancı gelinlerden, dünyanın değişik ülkelerinden getirilen bakire cariyelere, esir pazarında dişlerinden tırnaklarına didiklenerek alınan kölelerden, “boş ol” denilerek bir kenara atılanlarına kadar her biri ayrı bir dramın öyküsüydü. Osmanlı kadınının öyküsünü bilmek biraz da günümüz kadınını anlamak demekti.

Hangi kadın gelmeliydi aklımıza Osmanlı kadını deyince? Hemen herkesin ilk aklına gelen Saray kadınları mı? Padişahın, sarayın ve halkın gözünde itibar kazanmak, saygınlığını artırmak ya da yerini pekiştirmek için erkek çocuk doğurmak zorunda olan padişah eşleri mi? Erkek evlat doğurduktan sonra başına gelebilecek vahim akıbetleri engellemek için türlü entrikalara dâhil olan valideler mi? Yoksa haremde “gözde” olabilmek için, her türlü gereğini yapan, göze girmeye çalışan cariyeler mi?

Ya sarayın dışında başka hayatlar yok muydu? Serhat boylarında, Anadolu’da, Balkanlarda…

Nasıldı kadının öyküsü buralarda?

Açıkçası bu hayatlara dair pek de kaynak bulamıyoruz. Tarihi yazanlar aynı yönetenler gibi erkekler olunca yine “kadının adı yok” …

Pek çok padişah annesinin ismini bilmiyoruz mesela. Onları, tarihte isim yapmış padişah oğullarından, isim yapmış eşlerinden ya da babalarından dolayı biliyoruz. Karşımıza bazen “Valide” (anne),  bazen “Haseki” (en tecrübelisi ya da erkek doğuran anlamındaydı) Sultan diye çıkıyorlardı tarih sahnesinde.

Osmanlı entelektüelleri yeri geldiğinde eşcinsellik gibi “tabu” konulardan bile rahatlıkla bahsederken, nedense kadınlardan bahsetmiyorlardı. Varlıklı saray kadınlarının adlarını yaptırdıkları vakıflardan, hastanelerden, sebillerden duyuyor, öğreniyorduk.

Her ne kadar yeni nesil tarihçiler arasında kadın tarihçiler artık olsa da, Türkiye’de diğer pek çok alanda olduğu gibi  “erkek” egemen bir alan tarih. Türk Tarih Kurumu’nun şeref üyesinin sadece 5’i kadın.

Buna rağmen kadına dair farklı yaşamları, iç çekişleri, kapatılmışlıkları zor da olsa öğreniyoruz; o dönemi anılarında, mektuplarında, şarkılarında şiirlerinde yazanlardan çizenlerden. Pek çoğunu yabancı seyyah ve diplomatlardan, elçilerden öğreniyoruz. Bazılarını da edebi eserlerden. Örneğin tarihi dizilerden öğrenme alışkanlığımızın yanında bu dizilerin imdadına yetişen en reytingli sahnelerin bilgisini (Hürrem’le Mahidevran’ın kavgasını bile) Venedik Balyosu’ndan (elçisi) öğreniyor olmamız da ayrı bir içler acısı durum.

Oysa imparatorluk topraklarında yaşanan varlıklısından en yoksuluna, saraylısından cariyesine, köylüsünden kentlisine, esirinden hizmetçisine iç sızlatan hayatlar hep es geçilmiş. Görmezden gelinen, hapsolan, gizlenen, saklanan, kapatılan hayalet hayatlar. “Var” ama “var olamayan”,  yaşanmayan yaşamlar.

Bir türlü anlayamamışlardı Valide Sultanların, Hasekilerin derdini. O kadar mala mülke, varlığa rağmen yardımlaşarak, hayırlar ederek, devasa yapılar yaptırarak “var olmaya” ben de buradayım demeye çalıştıklarını.

Nerde başladı kadının kapatılma süreci, ne zaman çizilmeye başlandı sınırları?

Kadının yazgısı; avcı, toplayıcı göçebe toplumdan, yerleşik hayata geçilmesiyle değişti. Kadın, üretim sürecinden koptu ve giderek sosyal yaşamın içindeki rolü azaldı, zamanla yok oldu. Atalarımızın toprağa yerleşmesiyle kadın ilk ve bugüne değin uzanan kalıcı yenilgisini almıştı artık. Toplumsal olarak “ne” ya da “kim” olduğunu erkek iktidar belirleyecekti. Toprağa yerleşmesiyle beraber erkeğin üretimdeki rolü de anlaşılmaya başlanmıştı. Mülkiyet anlayışının ortaya çıkması ile de erkeğin yaşam alanını kendisine ve kendisinden olacak erkek çocuğuna mal etmesi kadını ikincilleştiren “ataerkil” yapıları doğurdu.

Kadın Orta Asya bozkırlarında olduğu gibi artık ata binemez, kılıç kuşanamaz, obanın başına geçemezdi. Eski pek çok Türk yazıtlarında “Han ve Hatun buyurdu ki!” diye başlayan cümleler yer alıyordu. Eşiyle ava gidiyor, çiftçilik yapıyor, savaşlarda bile zaman zaman eşinin yanında yer alıyordu. Hem evin içinde hem de dışında sözü geçiyor, saygı duyuluyordu. Sosyal hayatın hemen her yerinde erkeğin yanında olan kadın, artık ortalıkta pek fazla görünmemeliydi. “Ataerkil” yapı artık kadının yerinin evi olduğunu düşünüyor, “kadınlık” erkekler tarafından yeniden inşa ediliyordu. Kadın üremeliydi, erkeğin neslinin devamını getirmeliydi. Cinselliği, güzelliği erkeği cezbedebilir baştan çıkarabilirdi. Kontrol altına alınmalı, sadece evdeki erkeklerin gereksinimlerini karşılamaya yönelik üretimler yapmalı bu şekilde varlığını sürdürmeliydi. Öyle de oldu.

Anadolu topraklarına göç eden atalarımız bir taraftan eski gelenek ve göreneklerinin etkisi altında yaşamlarını sürdürürken diğer taraftan da yeni kabul ettikleri dinin “İslam’ın etkilerini hissetmeye başlıyorlardı. Bu etki saray ve çevresinde özellikle de batıdaki büyük şehirlerde daha yoğun görülmekteydi. Bizans ve İran gibi farklı kültürler oldukça etkilemişti buradaki yaşamları.

Anadolu’nun ücra köylerinde yaşayan halkın geçim derdi olmuştu hep. Hayat buradaki kadınlara çok daha zordu. Onların evlere (hanelere) kapanmak (kapatılmak) gibi düşünceleri olamazdı. Hem içerde hem dışarda çalışmak, doğurmaya, büyütmeye, üretmeye devam etmek zorundaydılar. Pişiren, taşıran, çalışandılar.  Ama sıra mala mülke gelince onlar mal sahibi olamazlardı. Ancak malın, mülkün kendisi olurlardı. Çünkü daha düne kadar sofralardaki yeri “sarı öküzden” sonra geliyordu. Nüfus sayımında yoktular, ta ki 19.yüzyıla kadar. Sayımdan maksat hiçbir şekilde memleket nüfusunu belirlemek yahut nüfus istatistikleri çıkartmak değildi... Sadece iki amaç vardı: Asker olacakların ve vergi mükelleflerinin sayısını öğrenmek, o kadar... Bu yüzden yalnızca erkekler sayılır, tarladaki ürünler, sürülerdeki hayvanlar ayrıntılarıyla kaydedilir ama kadınlar yok farzedilirdi... Listelere ancak 1880'lerden sonra dahil edildi kadınlarımız...

Şahitlikleri tek başlarına geçerli sayılmıyordu, en az iki kadın olmalıydılar bir erkeğin şahitliğine karşılık. “Boş ol” denilince boşanıyor ama kendisi “boş ol” diyemiyordu. Boşanmak için geçerli sebepleri olmalıydı, kadı kolay kolay boşamazdı çünkü. Zaten o devirde dul kalmak da ne? Mümkün mü? Kırıp dizini oturuyordu zaten. Cenazesi çıkardı da kendisi çıkamazdı telli duvaklı girdiği evden. Zaten kendisi de seçmemişti evleneceği adamı. Öyle “münasip” görmüştü ailenin büyükleri. Bir şans oyunu gibiydi yapılan evlilikler, iyisi kötüsü tahmin edilemeyen.  Kurallarına göre oynamak düşüyordu kadına. “Akıllı” olup elinde tutacaktı erkeğini, zaten yuvayı da dişi kuş yapmıyor muydu? Boy boy çocuklar doğuracaktı ille de erkek cinsinden. Olmazsa da yol verecekti eşine, şansını ikinci bir kadında denesin diye. Yoksa kim devam ettirecekti soyunu sopunu. Kurutmasındı sakın…

Miras tabi ki erkek çocuğa kalmalıydı. Kız çocuğu alır başını gider, el olurdu. Erkek çocuk evin direğiydi. Böyleydi yoksul kadının hali.

Varlıklıların dertleri de daha başkaydı.

Yüzyıllar öncesindeki gibi özgürce dolaşamıyor, tabiatla iç içe olamıyor, erkekler gibi hayatın içine giremiyordu.  Göçebe yaşam geleneğinin yerini artık yerleşik bir o kadar da saklanan, gizlenen “mahrem” sayılan bir yaşam almıştı. Bu anlayış bir de yaratıcıya dayandırılarak kutsallaştırılıyordu. Ki, değiştirilemesin sorgulanamasın diye.

Kadınlı erkekli bütün aile bireylerinin ortak yaşam alanı olarak görülen “Ocak” anlayışı yerini “hane” anlayışına terk etmişti. Özellikle Fatih Sultan Mehmet zamanında bu ayırım daha da kesin hale gelmiş “haremlik, selamlık” olarak ayrılmıştı. Yine aynı padişaha kadar kadınlar peçe veya çarşaf kullanmamışlardı.

Osmanlı’nın kuruluşundan Fatih Sultan Mehmet’e kadar geçen sürede eski Türk geleneklerinin izleri görülmüştü. Ancak bu dönemden ( 15.yy.) sonra imparatorluğun gücü sultanın gücüyle de birleşip dinin, yani İslamiyet’in etkisi de eklenince Osmanlı’da kadının yaşamının belirlenmesinde bu faktörlerin çok etkin rolü oldu.

Erkeğin neslini korumakla görevlendirilen kadın, görevini ne olursa olsun sekteye uğratmaması için “hareme” itilmekteydi. Yani kadın evdeki bir “iç mekâna” tutsak ediliyordu. Yeni bir haremlik- selamlık oluşturuluyor, iç mekân kadının haremi, dış mekân da erkeğin selamlığı oluyordu.

Ev yaşamına kapatılması kadının toplumsal hayattan koparılması demekti. Ve bu süreç 15.yy.’dan 19.yy. başlarına kadar, 1839 Tanzimat fermanına kadar böylece devam etti.

Devlet-i Aliye’nin bile ferman konusu oldu kadınların çarşafları. Başa geçen her padişah kadınların ne giyeceğine, nasıl giyeceğine, ne zaman, nereye gideceğine, nasıl gezeceğine, kimlerle nerelere girip giremeyeceğine ve daha pek çok şeye ilişkin fermanlar çıkarıyordu. Özellikle batıdan gelen kadınlar (İstanbul’un fethinden sonra) tehlikeliydi, onlardan etkilenmemeliydi kadınlar. Çarşaflarının renginden, biçimine, kalınlığına dek, kadına dair her şey en ince ayrıntılarıyla fermanlarda yer alıyordu. 

Kadınlar, Şehrin merkezi kalabalık yerlerine gidemez, erkeklerle beraber yürüyemez, sandala binemez, dükkanlardan içeriye giremezlerdi. Eşleri olmadan faytonlara binemez, günün herhangi bir saatinde canları istediklerinde dışarıya çıkamazlardı. Ticaretle uğraşmaları, dükkân açmaları çok zor ve kısıtlıydı. Belli dönemlerde çamaşırhaneler açmışlardı ama onları da, erkeklerle buluşuluyor diye zamanla tehlikeli bulmuş kapatmışlardı. Aynı gerekçelerle dönemin kaymakçı dükkanlarının kapatılması gibi.

Her ne kadar loncalar iş yapmak, ticaretle uğraşmak isteyen kadınları dışlasalar da onlar vazgeçmiyorlardı. Bazıları tarımla, bazıları tekstille uğraşıyordu. 17. yy.’ da Bursa’da iplik eğirme tezgâhlarının yarısı kadınlara aitti.

Müslüman olmayan kadınlar da paylarını alıyorlardı elbette bu fetvalardan. Onlar da hemcinsleri gibi bu kurallara uymak zorundaydılar. Hatta gayrimüslim oldukları anlaşılsın diye farklı renklerde giyinmek zorundaydılar. Gerek çarşafları, peçeleri gerekse ayakkabıları farklı renk olmak zorundaydı. Müslüman kadınlar sarı, Ermeniler kırmızı, Museviler mavi, Rumlar siyah ayakkabı giymeliydiler. Feraceleri de ayrı renklerde olmalıydı; Müslüman kadınlar yeşil, kırmızı ve mavi giyebilirdi. Diğerleri ise bunları giyemezdi, daha açık renkli giyebilirdi ama yeşil giymeleri yasaktı.

Ta ki II. Abdülhamit 1889’ da suikast korkusuyla feraceyi, yaşmak ve çarşafı yasaklayana kadar.

Kapanmak şarttı, farzdı Osmanlı toplumunda. Hem dinin gereği hem de ahlaki, hem gelenek hem de göreneklerin gereğiydi. “Açık olmak”  demek, dışarıdan gelecek olan her türlü davranışlara açık olmak, davetiye çıkarmak demekti. Onun için de kadın dışarda pek görünmemeliydi. Hele hele hiç dikkat çekmemeli, bir hayalet gibi görünmez olmalıydı; görünmez ve çabuk. Çok önemli durumlar dışında dışarıya çıkmamalı, hemen işini bitirip, kimselere görünmeden hanesine dönmeliydi.

Bu kadar monoton, içerde geçen hayatı nasıl çekilir kılıyordu o dönem kadınları? Sosyal yaşama dair hiç mi bir şey yoktu hayatlarında?

Neyse ki hamamlar vardı. En büyük eğlenceleri hamama gitmekti. Özgürce “var” olabildikleri, tüm çıplaklığıyla yaşayabildikleri, keyif aldıkları yerlerdi hamamlar. Buralarda paylaşmanın hazzına varıyorlar, tatlı dedikoduların, sevdaların, tutkuların iç çekişlerin konuşulup çöpçatanlıkların yapıldığı, şarkıların gazellerin söylenip göbeklerin atıldığı yerlerdi. Erkeklerin giremeyip karışamadıkları, yönetemedikleri bir yer ve zaman.

Tarihin, toplumun omuzlarına yükledikleri ağır sorumluluk ve tenlerine işlemiş yorgunluğu bir nebze olsun atıp, hafif pembeleşen yanaklarındaki tebessümleriyle evlerine dönerlerdi. Nadir sosyalleşebildikleri yerler buralardı. Bir de kısıtlı zamanlarda izin verilen mesire yerleri ve piknikler.

Saray kadınlarının yaşamları çok farklıydı elbette. Onlarfarklı köklerden ve inançlardan geliyorlardı. Kendi kültürlerini sarayın kültür ve inançlarıyla birleştiriyor, halk kadınından farklı bir duygu ve düşünüşe sahip oluyorlardı. Halk kadını toplum içinde ikincilleştirilip, haneye mahkûm edilirken, saray kadını hele de “valide” olmuşsa önemli bir gücün merkezi oluyordu. Ve bu güç ona bazı özgürlük alanları da açıyordu. Bu durum zamanla saray kadınlarının siyasetin içinde yer almalarına özellikle 18. Ve 19. yüzyıllarda görüldüğü üzere Osmanlı siyasetini biçimlendirecek duruma gelmelerine neden oluyordu.

Halk kadınının görevi ise, erkeğin neslini doğurmak, soyu sürdürmekti.  Oysa saray kadını üretimin herhangi bir aşamasında yoktu. Tüketici konumundaydı. Aynı zamanda olabildiğince eğitim alma, öğretim görme imkanına sahiptiler. Kültürel gelişimlerini sağlayabiliyorlardı. Köylü kadını ise erkeği ile birlikte hayatın her alanında üretici konumundaydı. Bununla beraber eğitim ve öğretimden mahrum kalıyor, kültürel gelişimden de payını alamıyordu. Saraylı kadınlarmallarının fazlasıyla vakıflar kurabiliyorken, köylü kadını mülk sahibi olmak yerine erkeğin mülkü sayılıyordu.

Her ne kadar “kadının okumuşu sihirbaz olur, yazarlığı olan erkeklere mektup yazar, başka da ne işe yararlar” dense de, Tanzimat’la birlikte batıdan esen aydınlanma rüzgârları Osmanlı’yı da etkilemişti. Tanzimat süreci ile kadın konusu ve sorunları gündeme gelmeye başlamış günümüze kadar da çözümüne ilişkin değişiklikler ve düzenlemeler süregelmişti.

Bu süreçle beraber az da olsa şair, yazar, besteci kadınlar gün yüzüne çıkmaya başladı. Şair Nigar’lar, Fatma Aliye’ler, Leyla Saz’lar ve adını tarih sayfalarına nice baskılara, nice gericiliğe rağmen yılmadan yazdıran bu isimler, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan bu yolun çakıl taşları olmuşlardı.

Evet sihirbazdılar onlar; ellerinde bilimin, sanatın, edebiyatın, geçmişin geleceğin tükenmez sihrini tutuyorlardı. İçlerinde hapsedemedikleri, haremlere sığdıramadıkları, evlere kapatamadıkları bir sihir.

Öyle bir sihirdi ki o, içlerinden coşup, taşarak bugünlere gelen buradayız, biz de varız ın vücut bulmuş haliydi.

 

 

Yazarın Dİğer Yazıları

ANALİZ

ANALİZSon HDP Operasyonu ve Muhalefet / Mehmet Özgen

Son HDP Operasyonu ve Muhalefet / Mehmet ÖzgenHDP'nin 2014-2015 MYK'sı tutuklandı.. Saraydan talimat alan savcının gerekçesi Kobani protestolarına dayanıyor.…