Delilik ve Sanatın Rengi

Emel Sancaklı

15 Şubat 2022
Delilik ve Sanatın Rengi

''Eski çağlardan günümüze kadar akıl sağlığı bozulan kişilerin gözlerinin şüpheyle uzaklara ya da hayalimsi bir şeye odaklandığı gözlemlenmiştir. Aslında bu bireyler akışkanlık gereği yakında olan her şeye bakmaktan kaçınırlar.  Çünkü yakında olan her şeye bakmak zordur.  Yüz yüze gelmek, yüzleşmek cesaret ister. O hastalarda bu duygu olmadığı için yakında olandan bilerek kaçarlar. Bu açıdan bakınca günümüz insanı ile bu insanların arasındaki ilişki ne kadar da benzer öyle değil mi?   Bu boş bakışlar sokaklarda, metrolarda, otobüslerde sık sık karşılaştığımız insanların bakışlarına o kadar çok benziyor ki. 21. Yy’in insanı göz teması kurmak istemiyor. Çünkü yüzleşmek istemiyor.''

Sanat ve deliliğin birbirine dokunuşu, içimizde kopan fırtınaların renkleriyle bize yüzyıllardır birey olma durumunu sorgulatır. Sanatçı, kendi varlığının dışına çıkıp hem nesneleri hem de kendini bir kavram olarak ele alıp onları renge, ahenge, şekle, biçime dönüştürmek, başkalaştırmak ister. Üretim sürecindeki en belirgin özelliği; özgür tutumları, soğukkanlı gözlemcilik anlayışı, konsantre olmaya yatkınlığıdır.  Aynı zamanda kişilik özellikleri, ön yargılardan kurtulmuş olması, takıntılı olmaması, dünyayı değiştirme isteğidir. Sanat, sözcük anlamı değerlendirildiğinde, bir duygu veya düşüncenin dışavurumunda kullanılan yöntemlerin üstün yaratıcılık becerisidir. Sanatsal bir eserin ortaya çıkması için sanatçı tarafından algılanan bir dünyanın var olması gerektiği düşünülebilir. Asıl gerekli olan ben olmayan bir özneye ulaşmaktır.

Rodin, “sanatı dünyayı anlamak ve anlatmak isteyen bir düşünme çabası” olarak tanımlar. Kant’a göre “sanatçının kendi dışında hiçbir amacı yoktur. Onun tek emeli kendisidir. Güzel sanatı ancak deha yaratabilir.” Thomas Munro, “sanat doyurucu estetik oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir” der.

Peki, yüzyıllardır tartışılan delilik kavramı sanatın içine nasıl girmiştir?

Filozof Michel Foucault ‘’Deliliğin Tarihi’’ adlı kitabında, akıl hastalarının tımarhaneye kapatılmasıyla deliliğin sanatın içine girdiğini söyler. Aslında klasik ve akademik sanat şeklinin yanında geleneğin bazen de deliliğin izleri duygu estetiği olarak sanatın içine yerleşmiş, Rönesans’tan itibaren deliliğin izlerini sanatçılar sürmeye başlamıştır.

Deliliğin izlerini süren ressamların başında Albrecht Dürer yer alır. Dürer, Melankoli adlı eserinde duygu durumu olarak görülen melankolinin karakter zayıflığı ya da dengesizliğinden kaynaklandığını savunur.

Bu karanlık his ya da yarattığı öfke, korku ve çizgiyi yüze neredeyse kazımıştır. Melankolinin Dürer tablosunda yol açtığı durum öfke ise, bu öfkenin işine devam edemeyişinden kaynaklandığını da görüyoruz. Elindeki ve yerdeki aletlere bakarak bir Rönesans dâhisi ile karşılaşıyoruz. Bu eseri ile kendi hayatındaki ve zihnindeki karmaşaları sembolize ettiğini sanat tarihçileri söyler. Melankoli adeta dâhinin yoldaşı olmuştur. Umutsuzluk içinde yaratma ve üretme zorunluluğudur.

Delilik kavramın her yüzyılda evrilerek farklı şekiller almıştır.

Ortaçağ Avrupa’sında akıl hastaları toplumdan soyutlanmamış, toplumun içinde rahatlıkla gezebilen, hiçbir yere bağlı olmayan bireylerdi.  Ne zaman tehlike oluşturmaya başlarlarsa yaşadıkları şehirden başka şehre yollanıyorlardı. Onlara kimsenin bilmediği bir şeyi biliyor gibi bakılıyordu. Özel bir statüleri vardı. Onları belli bir kuruma kapatma diye bir kavram yoktu. Avrupa’nın karanlık çağı olarak bildiğimiz Ortaçağ insanının aklımızın, mantığımızın almadığı enteresan inançları vardı. Bu inançlardan birisi de akıl sağlığını kaybeden insanların kafasının içinde oluşan delilik taşıdır. Bahsettiğim çağ Ortaçağ olunca bu mantık dışı inanışın tedavisi de oldukça ilkel yöntemlerle yapılıyordu. En eski bildiğimiz ruhsal tedavi şekli olan trepanasyon uygulamasının benzer bir çeşidi olan yöntemdir bu. 

Trepanasyon tedavisine göre kafatası silindir bir bıçakla delinir, o taş kafatasından çıkartılırdı. O dönemin cahil ve yobaz insanı bu yöntemin cinleri ve şeytani varlıkları da kovduğuna inanmaktaydı. 

Ressam Hieronymus Bosch 1494 yılında yaptığı The Extraction Of The Stone Of Madness (Delilik Taşının Çıkarılması) adlı eserinde; kentsel yaşamdan uzak, kırsal dünyada insan çılgınlığının algısal yansımasını sunan ve tıpkı bir ayna görevi yapan eser ile karşılaşıyoruz. 

Eserde ressam hem kafasının üzerine takılı olan huni ile cerrahi operasyonu yapan kişinin şarlatanlığını hem de başının üzerinde taşıdığı kutsal kitapla operasyonu izleyen kadının barbarlığını bizlere açıkça yansıtmıştır. Eserde Gotik yazıyla üste ‘’Usta beni bu taştan kurtar’’ ve altta ‘’Benim adım Lubbert Das’’ yazmaktadır. 2002 yılında 6 dakikalık bir film çekilerek en iyi kısa film seçilen Stone Of Folly ilkel olan tedavi biçimini ve Bosh’un eserini anlatarak bu olayların ne kadar insanlıktan uzak olduğunu anlatan nadir filmlerden birisidir.

Delilik kavramını sorguladığımız zaman bu dünya ile bağlantısını koparan, sanrılar gören bireyin zihin süreci mi? Yoksa Albert Einstein’ın dediği gibi delilik aynı şeyi tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar beklemek midir?  Özgürlüğü tatmamış insan ruhunun, özgürlüğü bulduğu andaki zihnini kontrol edememe durumu gibidir adeta.

Delilik kavramı insanın gerçek ile ilişkisinin bozulduğu ve karardığı yerde ortaya çıkan düşünceleridir.  Sanat ise büyük bir karmaşanın belirli bir ritim içerisinde zamanın dışındaki bir yapıda yalın olarak anlatılması olarak da açıklanabilir. Sanatçı, soğukkanlı olup, gözlem yeteneği ile toplumdaki diğer bireylere göre mesafeli, çevresinden kopuk, anlaşılmaz, katı hatta deli olarak çoğu zaman nitelendirilir. Dışarıdan bu şekilde görülmesi yaratıcı bireyin toplumun zaman zaman ahlakı sınırlarını zorlamış olmasında kaynaklı da olabilir.

Eserlerine hayran olduğumuz sanatçıların çoğu yaşamları boyunca depresyon, kaygı bozukluğu, manik ve depresif ataklar yaşamışlardır.  Sanatı temel iletişim biçimi olarak düşünürsek sanatçıların ürettiklerini ruhsal sıkıntılara tepki olarak değil de, rahatlama biçimi şeklinde de düşünülebiliriz. Sanatçılar yaptıkları eserleriyle fiziksel acılarını, ruhsal bozukluklarını, duygusal ızdıraplarını ifade ediyor ve hatta sanatın iyileştirici etkisiyle teselli bularak ızdıraplarıyla baş etmeye de çalışıyor olabilirler.

Sanatla delilik üzerine çok fazla araştırma yapılmıştır. Düşündüğümüzde Van Gogh, Theodore Gericault,  Edvard Munch, Rothko,  Goya, Frido Kahlo, Dali, Robin  Williams ilk etapta aklımıza gelen Ruh sağlığı sorunu yaaşamış sanatçılardır. Bu sanatçıların yaşamlarını incelediğimizde, büyük bir kısmının birinci dereceden akrabalarında da ruhsal bozukluğun varlığına ve hatta intihar eğilimlerine rastlarız. Kısaca delilik kavramı her yüzyılda farklı bir boyuta geçmiştir. Romantik dönemde melankoli kavramı daha yücelmiş, hastalıklı bir ruh olmaktan çıkarak, sanatçıyla bütünleşen edebiyatçının yanında, yaratan kişinin dahi bir öznelliği olarak da görülmeye başlanmıştır. 

Eski çağlardan günümüze kadar akıl sağlığı bozulan kişilerin gözlerinin şüpheyle uzaklara ya da hayalimsi bir şeye odaklandığı gözlemlenmiştir. Aslında bu bireyler akışkanlık gereği yakında olan her şeye bakmaktan kaçınırlar.  Çünkü yakında olan her şeye bakmak zordur.  Yüz yüze gelmek, yüzleşmek cesaret ister. O hastalarda bu duygu olmadığı için yakında olandan bilerek kaçarlar. Bu açıdan bakınca günümüz insanı ile bu insanların arasındaki ilişki ne kadar da benzer öyle değil mi?   Bu boş bakışlar sokaklarda, metrolarda, otobüslerde sık sık karşılaştığımız insanların bakışlarına o kadar çok benziyor ki. 21. Yy’in insanı göz teması kurmak istemiyor. Çünkü yüzleşmek istemiyor.

Birçok sanatçı ve ruh sağlığı bozulan kişi, kendi iç dünyasına yansıyan fırtınaları toplumdan soyutlanarak yansıtmaya devam ederken, sanat ve deliliğin birbirine dokunuşu da bireyin içindeki dumanlı fırtınayla birikerek bütünleşmeye devam ediyor.

Sanat ile deliliğin bir rengi olsaydı bu renge bakmadan önce bahsettiğimiz delilik hangi delilik onu anlamamız gerekirdi diye düşünüyorum. Alaycı bir övgü, delilik ve sadık hizmetkârları, dalkavukluk, kendini beğenmişlik, unutkanlık, tembellik, haz, kaçıklık, taşkınlık, şehvet ve  derin uyku kişinin dumanlı rengiyle adeta örtüşmektedir.

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Ressam Ataman Oğuz'la Röportaj: 'Resim Sanatında Deli Tipolojisi'
    “Sanatçı doğası gereği anarşik bir yapıdadır bu durumda yaşantısı ve cesareti ile sanatçıyı toplumunun aykırısı, cüret sahibi yapıyor, belki bu cüretle çılgınlık arasında bir bağ kurulabilir.  Öte yandan halk kuşatamadığı,…
  2. Savaşa sanatla direnen bir kadın: Kathe Kollwitz
    “Gerekçe ne olursa olsun savaşa hayır diyen biri olarak, yüzyıllardan beri birçok sanatçının Kolwitz gibi eserleriyle kendi iç dünyalarındaki yaralarını sardığı apaçık ortada. Pablo  Picasso “Guernika”  ile, Norveçli ekspresyonist  ressam…
  3. Ressam Alpay Aksayar ile Röportaj
    Çok değerli dostum ve hocam Alpay Aksayar ile yine bir aradayız.  Yaklaşık altı yıldır tanıdığım bu değerli isim sanat serüvenimde her zaman yanımda olup anlatım güzelliği ve üslup zenginliğiyle bizlere…
  4. Resim Sanatının Usta İsmi Mehmet Güleryüz
    Türkiye’deki sosyo – kültürel dille dışa vuran,  resimden desene, heykelden  gravüre, tiyatrodan performansa  uzayan,  zengin  bir ifade arayışının gelişim ve dönüşümlerle ışık tutan ismidir Mehmet Güleryüz. Güleryüz, 1980’li yıllarda izlenimciliğe…
  5. Tabuları Yıkan Kadın Ressam; Mihri Müşfik
    Türkiye’de çağdaş resim çalışmalarını ilk başlatan kadın ressamımız Mihri Müşfik’tir. Kadınların ötekileştirilip, yok sayıldığı dönemlerde yaşamış bir kadın ressam olarak var olma mücadelesini hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda Saray’a yakın…
  6. Karanlığın Ustası; Michelangelo Merisi Da Caravaggio
    Caravaggio’nun resimlerinde siyah renk çok baskındır. Büyük yüzleri aydınlatan kuvvetli ışığın yerine, önemli noktaları kısmi aydınlatan cansız bir ışık gelmiştir. Resimlerinde karanlık hâkim, belirsizlik ve melankolik atmosfer daha yoğundur.    …
  7. Resim Sanatının Filozofu Rembrandt
    17. yüzyılın en büyük Flemenk ressamı, Barok döneminin devidir. Yenilikler yapma yolunda gösterdiği yetenek onu birçok çağdaşından ayırır. Belli öğeleri, daha fazla aydınlanmış ışığı doğru ve hızlı biçimde kullanır. Asimetri…
  8. Rönesans'ın Dehası: Leonardo Da Vinci
    Da Vinci, Padişah II.Beyazıd'a şöyle yazar: İstanbul'dan Galata'ya uzanan bir köprü yapmak istediğinizi, yapabilecek biri bulunmadığı için köprüyü yapamadığınızı duydum. Ben nasıl yapılacağını biliyorum. Dünyaca ünlü bilim insanı ve sanatçı…
  9. Yağlıboyanın mucidi ressam: Jan Van Eyck
    Jan Van Eyck resim sanatında yüz çizgileri ve özelliklerini yansıtarak “Flaman resim tekniğini” ortaya çıkarmıştır.  Gotik dönemin etkisi altında olan Flaman resim sanatını zenginleştirmiş, perspektifi Flaman resim sanatına ekleyerek resim tarihinde kalıcı…

ANALİZ

ANALİZFaşist MHP Kapatılmalıdır!

Faşist MHP Kapatılmalıdır!Bu partinin mafya liderleri ile, eski kontrgerilla artıkları ve Susurluk çetesi ile…