Futbol Hep Futboldan Fazlasıydı: Siyasetin Mücavir Alanı Olarak Futbol-2

Levent Turhan Gümüş

10 Temmuz 2020
Futbol Hep Futboldan Fazlasıydı:  Siyasetin Mücavir Alanı Olarak Futbol-2

Sol, futbolda dönen her türlü dolabı baştan bilen örtük bir tepeden bakışla futbola ve futbolun etki alanlarına mesafeli dururken sağ siyaset futbolu coşkun bir popülizmle, hemşericilikle, bölgeye dönük yatırım ve gizli açık şampiyonluk vaadiyle oya tahvil etmeyi becermiştir

Geçtiğimiz yıl, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018-2019 futbol sezonu devam ederken katıldığı bir televizyon programında, İstanbul B. Ş. Belediyespor’dan devşirme Başakşehir Futbol Kulübünü kast ederek “Başakşehir’i ben kurdum... Şu an şampiyon oluyor... Binlerin izlediği takımlar da şampiyon olabiliyormuş demek ki...” demiş ve şaşkınlıkla karşılanan bu ifadesi futbol kamuoyunda tartışmalara yol açmıştı. Şaşılacak bir şey yoktu oysa. Erdoğan, kendine özgü üslubuyla, “mühür kimdeyse Süleyman odur” diyerek iktidar, güç ve futbol ilişkisinde aslında herkesin bildiği malumu birkaç cümleyle açık etmişti. (1)

Görünürde tuhaf olan aslında söylediği değil yaptığıydı; CHP’yi itham ettiği diktatörlük bağıntılı sıraladığı şeylerin benzerini pratikte kendisinin de uygulamasıydı. 

Erdoğan ve AKP, özellikle son yıllarda tek parti dönemi CHP’sinin izlediği politikaya benzer bir politika izliyor. Toplumun en küçük hücresine kadar kontrol edilerek yeniden şekillendirilmesini öngören 1923-1945 parti devleti uygulamalarına benzer uygulamalar bir süredir hemen her alanda karşımıza çıkabiliyor. 

Cumhuriyetin yönetici kadroları, değişik aşamalardan geçen kuruluş yılları boyunca parti devleti rejiminin gereksindiği bütün uygulamaları katıksız bir biçimde hayata geçirmişti. Eğitimden sanat ve kültüre, spordan sağlığa kadar hemen her şey siyasetin mücavir alanı içinde tanımlanmış, rejimin gereksinimi ne ise ona uygun oluşumlar yapılandırılmıştı. 1923’den 1945’e kadar olan süreçte, sportif faaliyetler de başkaca faaliyetler gibi “ulus devlet” anlayışını besleyen bir içerikte, onu fikren ve bedenen savunabilecek bireyler yaratma ihtiyacına göre düzenlenmişti. Varsayılan ideolojik kodların dışına çıkan hiçbir oluşumun yaşama şansı yoktu. Mevcut nizama aykırı davranan her bir oluşumun kapatıldığı ya da dönüştürülerek sisteme yedeklendiği bir işleyiş söz konusuydu. 

“On Yılda On Beş Milyon Genç Yarattık Her Yaştan”

Kemalist yöneticilerin sportif faaliyetlerden beklentisi, tam da 10. Yıl Marşı’nda ifade edildiği gibiydi. Her an zinde, idmanlı, “millet-i müsellaha” (asker millet) tanımının içine yerleşmiş bir “yurttaş” beklentisiydi bu.

Goltz Paşa’dan devralınan bu özgün militarist tanımlama önce İttihatçılar, sonrasında Kemalist iktidar tarafından kullanılacak, sadece beden eğitimi terbiyesinde değil, her ihtiyaç duyulduğunda, “vatan tehlikede” işaretiyle devreye sokulacaktır. (2)

Futbol, rejimin toplumsallık tanımını tamamlayan yurttaşlık olgusuyla çeliştiği, daha bireysel, daha eğlence odaklı bir oyun olarak görüldüğünden başlangıçta çok rağbet görmemişti. Ancak kurucu irade, ortaya çıkan yapıları en başından itibaren kontrol etmekten de geri durmadı.

Kemalist rejim, Osmanlı’dan kalan birçok kurumu tasfiye ederken bazı kurumları da yeni sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenledi. Osmanlı’dan devralınan yapılardan biri de Türk İdman Cemiyetleri İttifakı’ydı. Yerine İstanbul, Ankara ve İzmir bölgesi liglerinde mücadele eden kulüpleri bir araya getiren Futbol Heyet-i Müttehidesi (Futbol Birleşik Kurulu) oluşturuldu. Bu liglerde Osmanlı döneminde faaliyet yürütmüş Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe, Beylerbeyi, Altay gibi kulüplerin yanı sıra Cumhuriyetin hemen öncesi ve sonrasında kurulmuş kulüpler de vardı. Bu kulüplerin tamamına yakınının ortak özelliği yeni rejimin ideolojik renkleriyle donanmış olmalarıydı. (3)

 

Ankara Ligi, İstanbul ve İzmir ligleriyle ortak özelliklere sahip olmakla birlikte kulüplerin yapısı açısından iktidar aygıtına daha yakın bir ligdi. 1922’de başlayan Ankara Ligi’nin ilk şampiyonu Talimgâh olurken 1923’de Harbiye İdman Yurdu, 1924’te daha sonra Ankaragücü’ne dönüşecek olan Anadolu San’atkârangücü, 1925’deyse Muhafızgücü şampiyonluk ipini göğüsledi. Daha sonraki yıllarda da Ankara Ligi şampiyonluğunu kimseye kaptırmayan Muhafızgücü, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kurulmuş olan bir takımdı.

Gerek kulüplerin kendilerine seçtikleri isimler gerek ilk on yılın hem lig hem Türkiye şampiyonları rejimin karakteriyle, Ankara’nın siyasi ve askeri bir merkez durumunda olmasıyla uyumlu bir görüntü sergiler. 1924 yılında gerçekleşen ilk Türkiye Şampiyonası’nın birincisi Harbiye, ikincisi Bahriye’dir. İki yıl aradan sonra 1927 yılında yapılabilen turnuvada şampiyonluk el değiştirmiş olsa da sonuçta bir başka “asker takım”, Ankara Ligi birincisi Muhafızgücü Türkiye şampiyonu olur. Sonraki yıllarda iktisadi büyümenin merkezi olarak İstanbul ve İzmir’in öne çıktığı, giderek bu illerin takımlarının sahne aldığı görülür. 1930’lu yılların başlarında İstanbul takımları (İstanbulspor, Fenerbahçe ve Beşiktaş) art arda şampiyon olurken İzmir takımları (Altınordu, İzmirspor ve Altay) ikinciliği paylaşır. (4)

Millî İktisat, Millî Kalkınma ve Millî Küme

1930’ların ikinci yarısından itibaren uygulamaya sokulan “devletçilik”in  iktisadi ve sosyal alanda olduğu gibi sportif alanda da yansımaları olacaktır.

“Milli Küme”; Milli iktisat, milli kalkınma hamlesi gibi ideolojik vurgu ve tercihlerin futboldaki karşılığı olarak tezahür eder. Futbol karşılaşmaları “Milli Küme” başlığı altında toplanırken Türk Spor Kurumu lağvedilerek tüm spor faaliyetleri Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne bağlanır. Alınan karar yakınlaşan savaş koşullarını her an idmanlı, topyekûn savaşa hazır bir toplum olarak karşılayabilme yaklaşımıyla ilgilidir. Goltz Paşa, adı zikredilmese de iktidar pratikleri üzerindeki etkisini sürdürmektedir.

Yukarıda, sportif alanın en tepesinde rejimin tasarrufları doğrultusunda bu düzenlemeler yapılırken sahadaki hercümerç de kendi kara düzeni içinde devam etmektedir. Galatasaray takımından ayrılan bir grubun kurduğu, ismi Atatürk tarafından konulan ve vefatından hemen sonra feshedilerek kapatılan Güneşspor aynı yıl (1938) hem İstanbul hem de Millî Küme şampiyonluğunu kazanır. Yine aynı yıl, bir TCDD kuruluşu olan Ankara Demirspor Ankara Ligi şampiyonu olurken devam sezonlarında yerel ligi domine ederek 1947 yılında da Türkiye şampiyonluğunu kazanır.

Ankara Demirspor’un şampiyonluğu, ulaşım sorununu demiryolu üzerinden çözmeyi hedefleyen devlet politikasının doğal bir sonucudur aslında. TCDD bünyesindeki spor kuruluşlarına zaman içinde Eskişehir, Adana ve İzmir Demirspor takımları eklenir. Gıda sanayi ve enerji ihtiyacının karşılanması için kurulan büyük fabrikalarda sportif faaliyetlerin zorunlu tutulması, işçi sınıfı temelli takımlara yenilerinin eklenmesinin yolunu açar. Türkiye Şeker Fabrikaları bünyesinde kurulan Şekerspor’u demir çelik ve kömür sektöründeki diğer kulüpler izler. Üst seviyedeki liglerde yer alamayan takımlar için fabrikalar arası lig organize edilir. Tesis sorununun fabrika bünyesinde çözülmesiyle birlikte futbol, sıradan vatandaş açısından da oynanabilir bir oyun düzeyine yükselir.

“Büyük Türkiye”nin İhtiyacı Olan “Destan” ve Macaristan “Zafer”i 

1950 yılına gelindiğinde işin rengi değişir. Demokrat Parti (DP) iktidardadır. 2. Dünya Savaşı bitmiş, “yeni bir dünya” kurulmuş, çok partili rejime geçen Türkiye, yönünü Batı’ya dönmüştür. “Küçük Amerika” olma düşü revaçtadır. Tarımda makineleşme köyden kente göçü hızlandırırken, her mahallede bir milyoner yaratmaya ayarlı işleyiş gerek yurttaşlar gerek bölgeler arasında rekabeti kışkırtan bir sonuca yol açar. Başarının ölçütü zenginliktir. Nasıl olursa olsun kazan anlayışı futbol bahsinde karşılığını amatörlüğün kaldırılmasında bulur. Uluslararası sistemin oyun sahnesinde yer almak için de böylesi bir düzenleme gerekli görünmektedir. Önce Millî Küme, bir sonraki yıl Türkiye Şampiyonası turnuvaları sona erdirilir. Profesyonel Bölge Ligi’ne geçilir. Hemen ardında da stat sayısının ülke genelinde artırılması için start verilir. Ama hala önemli olan İstanbul’daki üç büyük kulüptür. Bu kulüplerin yönetimlerini ele geçirmek için hamle edilir. Çıkartılan bir yasayla kulüplerin birikmiş vergi borçları silinerek iktidara olan bağımlılıkları artırılır. Bu bir rövanştır. Sırasıyla Fenerbahçe ve Galatasaray yönetimleri el değiştirerek DP’li siyasetçilerin denetimine geçer. (5)

Büyük Türkiye’nin ihtiyacı olan “Destan” ise 1956 yılında gerçekleşir. Türk Millî Takımı’nın, dönemin yenilmez armadası Macaristan Millî Takımı’nı 3-1 yenmesi basında geniş yer bulur. Galibiyet, “Milli takım bu galibiyeti ile spor tarihinde iftihar edilecek bir sayfa açmış, gururlu ve şöhretli Macar futbolcularına boyun eğdirerek en büyük zaferlerden birine imza atmıştır” gibi yorumlar ve benzer içerikteki manşetlerle kutlanır. Oysa söz konusu olan gerçekte bir dostluk maçıdır ve bu maç için Macarlara 100 bin Türk lirası ödenmiştir. (6)

Futboldaki başarının zaferle ilişkilendirilmesi ve uluslararası sahnenin iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılması sonraki iktidarlar döneminde de devam eder. Dönem muktedirleri tribündeki yerlerini almak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. İbretlik uygulamalardan biri 27 Mayıs askeri cuntası tarafından gerçekleştirilir. Daha önce oynanması gereken ama güvenlik gerekçesiyle mayıs ayında oynanamayan Türkiye-İskoçya maçı apar topar alınan bir kararla 8 Temmuz 1960 tarihinde Ankara’da oynanır. Türkiye’nin 4-2 kazandığı maçta her şey olması gerektiği gibidir. Askerî öğrenci bandosu coşkuyla “Dağ başını duman almış” marşını çalarken askerî cunta lideri Cemal Gürsel tribünden gururla seyircileri selamlar.

60’lı Yıllar: Futbolda Bir Devrin Sonu

27 Mayıs’ı 1960’ı takip eden yıllarda toplumsal hayat, başkaca dinamiklerde olduğu gibi sportif faaliyetler ve özelde futbol açısından da farklı yönlere doğru evrilir. 1959 yılında Millî Küme’nin yerine kurulan Millî Lig, yerini çok kısa süre içinde 1. Lig’e bırakır. Çarpık kentleşmenin getirdiği kimlik arayışı, rekabet ve aidiyet ihtiyacı şehir merkezli futbol kulüplerinin çoğalmasını, bunların çoğalması alt liglerin kurulmasını, dolayısıyla futbolun halk kitleleri nezdinde daha da yaygınlaşması sonucunu yaratır. Futbol, siyasetçi açısından artık daha fazla dikkate alınması gereken bir “oyun”dur. 1965 genel seçimleri öncesinde çok sayıda şehir takımının oyuna katılmasına imkân tanıyan iki gruplu Türkiye 2. Ligi,  ardından 1967 yılında 3. Lig kurulur. Asker ve kamu kuruluşu kökenli kulüplerin yerlerini şehir takımlarına bırakmasıyla birlikte o şehrin ileri gelenleri, iş adamı, sanayicisi futbolun her şeyi olduğundan büyük ve daha başka gösteren aynasında görünmek için kıyasıya bir mücadeleye girişir. Dönemin büyük inşaatçılarından AP’li iş adamı Faruk Ilgaz Fenerbahçe’ye, Cumhuriyet Senatosu üyesi Suphi Batur Galatasaray’a başkan seçilir. Kulübün efsanevi başkanı Baba Hakkı’nın (Hakkı Yeten) yerine AP milletvekili Talat Asal’ın Beşiktaş’a başkan olmasıyla birlikte futbol iktidar özdeşleşmesinin yeni dönemi büyük ölçüde tamamlanmış olur. Eksik olan tek şey, İstanbul’la Anadolu’yu futbol üzerinden eşitleyecek olan “Anadolu İhtilali”dir. 1968-69 sezonunda son haftalara kadar şampiyonluğu kovalayan Eskişehirspor’un cüretkâr kalkışması beklentiyi karşılayacak bir sonuç üretmez. Futbolun tüm toplum tarafından ortak bir payda olarak sahiplenmesinin yolunu açacak “ihtilal”, kırmızı şimşeklerden beş yıl kadar sonra Trabzonspor tarafından gerçekleştirilecektir. (7)

1970: Futbol Emekçilerinin Demokratik Örgütlenmesi,

Başka Bir Futbol Vaadi

Futbol cenahında tüm bunlar olurken sosyal uyanışın zorladığı sistem kendi sınırlarına gelip dayanmıştır. Toplumun bütün örgütlü kesimleri ayaktadır. Öğretmenlerin Büyük Eğitim Yürüyüşü’nü 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi takip eder. Başka bir “ihtilal ihtimali”nin görünür hale gelmesi egemenleri siyasal zoru askerî biçimde sürdürme kararına götürür; asker, egemen sınıflar adına yönetime el koyar. Siyasal partiler, dernekler, sendikalar kapatılır ama futbola dokunulmaz. Statlar açık kalmaya devam eder. Böylesi bir ortamda 6 Mayıs 1972 tarihinde toplanan Türkiye Profesyonel Futbolcular, Antrenörler, Menajerler ve Monitörler Sendikası’nın genel kurulunda ilginç bir şey gerçekleşir. Yönetim, üç büyük takımın sol eğilimli oyuncularından oluşan bir grubun eline geçer. Futbol baronlarının ve onların güdümündeki basının bu duruma tepkisi sert olur. Faaliyete katılan futbolcuların hemen hepsinin bir şekilde takımlarıyla ilişikleri kesilir. 1975’de Futbol-İş adıyla yeniden organize edilen sendikal faaliyet 12 Eylül’de bir kez daha sekteye uğrar. Ağır darbe alanlardan biri de Amatör Futbolcular Derneği’dir. Yetmiş binin üzerinden kayıtlı üyeye sahip dernek yasak kapsamına alınır. Böylece bu güzel oyunun en önemli bileşenlerinden olan futbol emekçilerinin futbola en alttan, demokratik yollarla katılımının önü tamamen kapatılmış olur.

1980 ve Sonrası...

“Rahatsızlık” veren unsurlarından ayıklanmış futbol, bir haftalık aradan sonra MGK kararıyla yoluna devam eder. 12 Eylül 1980’i takip eden haftada Fenerbahçe’nin UEFA, Trabzonspor’un Şampiyon Kulüpler Kupası maçlarının oynanmasında bir mahzur görülmez. Futbol iktidar özdeşliğinin en tipik örnekleri 12 Eylül askeri faşist cuntası döneminde yaşanır. Spordan sorumlu askerî kurmaylar futbolun kullanılışlı bir araç olması bahsinde seleflerini aratmayacak işlere imza atarlar. Her devrin, her muktedirin takımı olduğu gibi her dönemin kendine özgü kupaları vardır. Kardeş kavgasına son vermek için yönetime el koyduklarını söyleyen cuntanın yaptığı ilk işlerden biri “Barış Kupası” organize etmek olur. (8) 25 Ocak 1981 tarihinde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın karşı karşıya geldiği maçta kupa Galatasaray’ın müzesine gider. Ama futbolun parçalanmaz bir bütün olarak devam etmesi gereken işleyişinde bir eksik vardır. 1. Lig’de tek bir başkent takımı bile yoktur. Cunta lideri Evren’in, “Ankaragücü 1. Lig’de neden yok?” sorusuyla birlikte futbol tarihine kara bir leke olarak geçecek işlerden birinin kapısı aralanır. 2. Lig’de mücadele eden Ankaragücü’nü 1. Lig’e çıkartmak adına özel bir yasa çıkartılır. Bu yasaya göre, hangi ligde oynuyor olursa olsun, Türkiye Kupası’nı kazanan takım oynadığı lige bakılmaksızın 1. Lig’e çıkabilecektir. Emir demiri keser. Şaibeli hakem kararının sonunda Ankaragücü Türkiye Kupası’nı kazanarak 1. Lig’e çıkar. Kenan Evren, Ankaragücü üyelik defterine “şeref üyesi” olarak kaydedilir.

Cunta sonrası yeni dönem, bireysel kurtuluş reçetelerinin baş tacı edildiği liberalizmin ekonomiden siyasete tüm topluma egemen olduğu bir süreç olarak yaşanır. “Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu” jargonu, en popüler ifadelerden biri olarak dile yerleşir. İletişim teknolojisindeki gelişmelerin hızlı adaptasyonunun gündelik hayatın seyrini değiştirdiği yıllardır. 1990’larla birlikte devlet tekelindeki resmî televizyon yayıncılığının yanında özel sektöre ait televizyonlar yayın hayatına başlar. Tüketim ekonomisi her yere sirayet eder. Televizyon girmeyen ev kalmaz. Dünya futbolunun ekrandan takip edilebilir hale gelmesi futbola olan ilgiyi daha da artırır. Art arda açılan halı sahalar yeni bir sektörün ve meşgalenin kapısını aralar. Ama açılan bu kapı, futbolun “eğlence” içerikli bir oyun olmasını daha da katmerleştirmekten öte bir sonuç üretmez. Taraftar, futbolu fiilen oynayan bir futbolsever olmaktan giderek çıkar. O artık esas olarak bu büyük eğlence endüstrisinin bir parçası, devasa bütçelere sahip yayın kuruluşlarının beklentisine uygun bir izleyici, “seyirci”dir. Bir zamanlar dizlerini kanatarak top koşturduğu bu güzel oyun, iktidarın ve iktidar içindeki kliklerin birbirine galebe çalmasında rol oynayan bir rekabet sahası, aslına yabancılaşmış mümbit kullanışlılıkta bir topraktır artık. 

Türkiye sağı bu mümbit toprağın getirilerinin oya tahvili konusunda her zaman soldan daha uyanık, daha atak davranmış, siyaset tarafından istila edilmiş bu mücavir alanı gönlünce sürmüş, ekmiş, biçmiştir. Bunda 50’li yılların başından itibaren birkaç ara dönem hariç kesintisiz denilebilecek biçimde ülke yönetiminde bulunmasının rolü büyüktür. Sol, futbolda dönen her türlü dolabı baştan bilen örtük bir tepeden bakışla futbola ve futbolun etki alanlarına mesafeli dururken, sağ siyaset futbolu coşkun bir popülizmle, hemşericilikle, bölgeye dönük yatırım ve gizli açık şampiyonluk vaadiyle oya tahvil etmeyi becermiştir.

Bu gerçeği hakkıyla kavrayan ve gereklerini başarıyla uygulayan Özal olmuş, ardılları da açtığı yoldan yürümüştür.

(Devam edecek)

-------------------------------

Dipnotlar

(1)   Erdoğan, 18 Mart 2019 tarihinde katıldığı bir televizyon programında bu sözleri sarf etmişti. Başakşehir puan farkını açmış ve lider durumdaydı. Son haftalara girilirken puan farkı kapandı. Ligin bitmesine iki hafta kala Galatasaray’a yenilerek şampiyonluk rüyasına veda etti. 2018-19 sezonunun şampiyonu Galatasaray oldu.

(2)  Goltz Paşa: Mareşal von der Goltz. Abdülhamit döneminde, orduyu modernleştirme kapsamında çağrılan Alman heyetinde yer alan askerlerdendir. 1910’lu yıllarda Mareşal rütbesiyle Osmanlı ordusunda Kurmay Başkan Yardımcısı olarak da görev yapan Goltz’un en ünlü çalışması, 1885 tarihli, Türkçeye “Millet-i Müsellaha” olarak çevrilen eseridir. Silahlanmış, silahlandırılmış millet anlamına gelen millet-i müsellaha, kurucu irade ideolojisine ordu-millet, ordulaşmış millet olarak tercüme edilmiş; özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında - topyekûn savaşa hazır olma adına, Goltz’un profesyonel ordunun vatandaş askerlerle (citizen soldier) desteklenmesi fikri, ilham verici bir işlev görmüştür.

(3)  İzmir Ligi takımlarından örneğin Altınordu, tarihteki Türk imparatorluklarından birinin adını tercih ederek köklere göndermede bulunurken Ülküspor “Türk ülküsüne” sahip çıkıyor, Menemen İdman Ocağı ve Buca İdman Yurdu ise seçtikleri isimle Atatürk’ün “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözlerini göndere çekiyordu.

(4)   Rejimin ihtiyaçları ve sportif başarı arasındaki ilişki bir kez daha tecelli bulacak ve Harbiye, uzun bir aradan sonra, 1938 ile 1945 arasındaki olağanüstü dönemde, Harp Okulu’na dönüşmüş haliyle, 1942 ve 1945’de Türkiye Futbol Şampiyonası birincisi, 1944’de ise ikincisi olacaktır.

(5)  Fenerbahçe’de 16 yıllık Saraçoğlu yönetiminin yerine 1950’de önce Ali Muhittin Hacı Bekir, ardından da DP milletvekili Osman Kavrakoğlu gelirken, Galatasaray başkanlığına da gecikmeli olarak da olsa 1957 yılında DP’li bir vekil, İzmir milletvekili Sadık Giz seçilir.

(6)  Macarları 3-1 yendiğimiz maçta gollerin ikisini “Ordinaryüs” lakaplı, Rum asıllı oyuncumuz Lefter Küçükandonyadis atar. Bu galibiyeti anlatan, o dönem gençliğinin kızlı erkekli ezbere bildiği bir marş yazılmış, taş plaklara okunan bu marşta Küçükandonyadis, “Sen Lefter’i Macarlara sor” sözleriyle onurlandırılmıştır. Oysa aynı Lefter, bu büyük “destan”ın bir numaralı kahramanı, altı ay önce vuku bulan 6-7 Eylül pogromunda kör milliyetçiliğin saldırısından canını zor kurtarmıştır.

(7)  “İstanbul dükalığının” iktidarına son veren Trabzonspor, 1975-1984 yılları arasında altı kez Türkiye 1. Ligi şampiyonu olur. Tüm bu yıllar boyunca Trabzonspor başkanlığını yapan Şamil Ekinci, Trabzonspor’un temelinin Trabzonlu futbolculardan oluşması gerektiğini savunan “öze dönüş hareketi” temsilcilerindendir. İş adamı Ekinci, yönetimde bulunduğu sürece, “68’den itibaren kendisini Trabzonspor’un sigortası” olarak gören Cevahir Holding’in kurucusu İbrahim Cevahirler’in, sonraki yıllarda Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı yapacak Mehmet Ali Yılmazlar’ın, sülale içinden TFF Başkanı çıkaracak Ulusoylar’ın desteğiyle alt yapı yatırımlarını gerçekleştirir.

(8)Futbol iktidar özdeşliğinin en önemli gösterenlerinden biri olan kupa isimleri bahsinde, 12 Eylül cuntası oldukça istikrarlıdır. 1981 Barış Kupası’nı yine aynı yıl gerçekleştirilen Devlet Başkanlığı Kupası ve 1982-1986 arasında her yıl yapılan Donanma Kupası izler. Dönem kupaları, iktidar ideolojisini yansıtan özellikleriyle siyaset tarihiyle ilgili olarak görmek isteyene çok şey söyler. 1914 İttihat ve Terakki Kupası, 1923 -işgal orduları komutanı adına düzenlenen- General Harrington Kupası, 1928 Gazi Büstü Kupası, 1960 Cemal Gürsel Kupası, 1975 Kıbrıs Barış Kupası bu tür kupalardandır. Mevcut iktidarın bu konuda da iyi bir tilmiz olduğuna kuşku yoktur. 2020 Haziran ayı içinde gündeme getirilen, TFF öncülüğünde on bir Türk devletinin katılımıyla gerçekleştirilmesi düşünülen “Turan Kupası” bu gözle, Türkçü ve İslamcı bir iktidarın ihtiyaçları temel alınarak değerlendirilmelidir.

Yazarın Dİğer Yazıları

  1. Ay Çıkınca Ölüm Susar!
    Yaz biterken bir kızıl gül daha soldu. Üzgünüz. Oysa öfkeli olmamız gerekirdi. Bir Sisyphos yazgısı gibi kendini tekrarlayarak düştü toprağa en direşken olanlarımız. Yaz başıydı. Haziran’da ölmek zordu. Genç zamanlardı.…
  2. Esas Hadise O Kiraz Ağaçları*
    ''Yolumuzu ayırdıklarımızdandı Mihri Belli. Çok sonra, kendi hikâyemizin ve onun hikâyesinin aslında aynı "kiraz zamanı"na adanmış hayatları içerdiğini anladığımızda Mihri Belli yetmişli yaşlarındaydı, bizse otuzlu yaşlarımızda'' Düş bekleyene gelmez, ona…
  3. Katları Düşerken
    Katları Düşerken
    3 Temmuz 2020
    Muktedir her ne istiyorsa onu söyleme mecburiyetinin hükümran olduğu bir distopya ülkesi bu ülke artık. Söz yasak. Dislike yasak. Maskesiz dolaşmak yasak... Nefes alamıyoruz... İtalyan yazar Dino Buzzati, “Yedi Kat” adlı…
  4. Haziran’da Bir Fidan: Berkin Elvan*
     Berkin Elvan’ın bir gaz fişeği ile vurulmasının üzerinden yedi yıl geçti. Adalet tecelli etmedi. Katili halâ aramızda. Berkin’den sonra naaşı günlerce buzdolabında bekletilen, koyun otlatırken öldürülen, üzerinden panzer geçirilen başka…
  5. Bir İktidar Aracı ve Muhalefet İmkânı Olarak Futbol-1
    Simgeler, semboller önemlidir. Futbol, içinde çokça simge barındıran toplumsal bir aynadır. Sesi kısılmış, muhalefet etme araçları elinden alınmış bir toplum, farklı bir taraftar profiliyle kendisini futbol üzerinden pekala ifade edebilir.…
  6. Siyasette ve Gündelik Hayatta
    Siyaset ve gündelik hayatın "yeni normal" i genel bir kapatma, yalıtma, varlığı sürekli hissettirilen bir düşman, muhtelif vaka tekrarlarıyla unutulmasına izin verilmeyen bir tehdit ve her an başıma bir şey…
  7. Fotoğrafın ve Şiddetin Dili: Siyahi İsyan ve Gezi
    ''Yan yanalar. Bir tür yazgı birliği. “Nefes alamıyorum” diyerek ölen Floyd’un fotoğrafı, son sözleri “Vurmayın, öldüm!” olan Ali İsmail’le, Kemal Kurkut’la, Dilek Doğan’la, Berkin’le, Gezi’nin güzel yüzlü çocuklarıyla buluşuyor'' George Floyd. Yeryüzünün lanetlilerinden. Siyah. Irkçı…
  8. Çiğdem koyduk çocukların adını
    Devrimle Çiğdem yer değiştiriyor. Hatırlıyorum: Çiğdem koymuştuk çocukların adını. Çünkü Çiğdem, düşlerimizin devrime değdiği bir evvel zamandı. Şişli Meydanı’nda üç kız biri çiğdem biri nergis vuruldular güpegündüz sorarlar bir gün sorarlar……

ANALİZ

ANALİZSon HDP Operasyonu ve Muhalefet / Mehmet Özgen

Son HDP Operasyonu ve Muhalefet / Mehmet ÖzgenHDP'nin 2014-2015 MYK'sı tutuklandı.. Saraydan talimat alan savcının gerekçesi Kobani protestolarına dayanıyor.…